Film, yıllardır nükleer santrallerde çalışan ve hayatlarını bilim, hesap ve kesin doğrular üzerine kurmuş Claire ve Yves’in iç dünyalarında yaşadıkları derin dönüşümü konu alıyor.
Meslekleriyle kimlikleri neredeyse tamamen iç içe geçmiş olan bu çift, kontrollü ve duygulardan arındırılmış bir yaşam sürmektedir. Paris’te yaptıkları sıradan bir gezide Claire’in Ulusal Galeri’de Rembrandt’ın üç tablosuyla karşılaşması, her şeyi değiştirir. Bu tablolar Claire’de beklenmedik bir duygusal sarsıntı yaratır. Işık, gölge ve insan ruhunun resmedilişi, onun yıllardır bastırdığı soruları ve şüpheleri gün yüzüne çıkarır. Sanatın yarattığı bu etki, Claire’in sadece kendisini değil, üzerinde çalıştığı nükleer projelerin insanlık ve doğa üzerindeki sonuçlarını da sorgulamasına neden olur.
Claire’de başlayan bu içsel çatışma, Yves’i de etkiler. İkili, geçmişte verdikleri kararları, meslek uğruna yaptıkları fedakârlıkları ve duygusal olarak neyi kaybettiklerini fark etmeye başlar. Bilimin kesinliği ile sanatın belirsizliği arasında kalan çift, güvenli sandıkları hayatlarının aslında ne kadar kırılgan olduğunu görür.